16 Mart 2017 Perşembe

CAMİ BAHANE MİHRİMAH SULTAN ŞAHANE

Tarihin birinde bir sebepten Üsküdar’daki İskele Camii olarak da bilinen Mihrimah Camii hakkında bir şeyler öğrenmeye karar vermiştim. Camii hakkında bir şey öğrenmek demek de önce camiye ismini veren kadın hakkında bilgi edinmek anlamına geliyordu. Bu yüzden kitaplığımdaki Harem-i Hümayun isimli kitabı açtım, karıştırmaya başladım. Ama okudukça camiyi unuttum, Mihrimah Sultan’ın Osmanlı kadınları için, Osmanlı kadın tarihi için ne kadar çok anlam ifade ettiğini görünce şaşırdım. Yaptığı –muhtemelen birçoğu istem dışı, reformlar hayranlık uyandırıcıydı. Ben bunları nasıl bilmezdim? Okuduklarımı not aldım. Notlarım da camiden çok Mihrimah Sultan hakkındaydı. O notları düzenledim, düzelttim bir düzyazı haline getirdim ve bugün burada paylaşıyorum.

Aşağıda yazdıklarımın çoğunluğu bahsettiğim kitaptan okuduğum şeylerdir. Bu kitabın yazarı Leslie Peirce olmakla birlikte, Osmanlı haremi hakkında yazılmış en mükemmel kitap olduğunu sanıyorum. Haremi merak eden herkese bu hem güzel yazılmış hem de bilimsel kitabı tavsiye ediyorum.
*** 

Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatıyla beraber hanedan üyeleri büyük çoğunlukla İstanbul’da yaşamaya başladı. Bundan önce başkentte yaşayan hanedan üyelerinin sayısı çok azdı. Bunun iki temel sebebi vardı, birincisi erkek hanedan üyelerinin sancağa göreve gidiyor oluşu; ikincisiyse haremin Topkapı Sarayı’nda değil, Edirne’deki eski sarayda yerleşik olmasıydı. Fatih Sultan Mehmet, Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında oraya ailesini taşımamıştı. Hürrem Sultan’ın Topkapı Sarayı’nda yaşamaya başlamasına kadar, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi de dâhil olmak üzere, padişah anneleri dahi eski sarayda yaşıyordu. Hürrem Sultan’la beraber, Harem Topkapı Sarayı’na yani başkente taşındı ve doğal olarak Harem’in bir kurum olarak devlet ve siyaset üzerindeki etkisi de arttı. Başka bir deyişle, kadınlar da siyasette etkin olmaya başladı. Kadınların Osmanlı Devleti’nin siyasi hayatında aktif bir rolü olması, nedense çoğumuz için ilk anda olumsuz bir durum gibi algılanıyor. Ama aslında işin aslı öyle değil; kadınların siyasete dâhil olması ne başlı başına iyi ne de başlı başına kötü bir şey. Tarihteki birçok olgu gibi, hem kazançları hem kayıpları olan bir düzendi sadece.

Harem siyasete nasıl etkiliyordu? Hürrem Sultan’ın devletle ilişkisini bilmeyenimiz yoktur. Aynı şekilde Padişah’ın tek kız çocuğu olan Mihrimah Sultan da devlette çok kritik bir rol oynuyordu. Annesi öldükten sonra, hem babasına hem de kardeşi İkinci Selim’e danışmanlık yaptığı biliniyor. Danışmanlık derken neyi kast ediyoruz? Mesela babası Sultan Süleyman’ı Malta’nın fethi için teşvik ettiğini, babası İstanbul’da olmadığı zamanlarda ona İstanbul’da neler olup bittiğiyle ilgili haberler yolladığını; Kanuni Sultan Süleyman’ın devlet adamlarına göndermek istediği mektupları önce kızına gönderdiğini, Mihrimah’ın sonra o mektupları sahiplerine ulaştırdığını biliyoruz. Aynı şekilde, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu İkinci Selim babası öldükten sonra tahta çıkmak için Topkapı Sarayı’na geldiğinde ilk olarak Mihrimah Sultan’la görüşmüştü. Bunun sebebi, tarihçilere göre, muhtemelen İkinci Selim’in devletin başına geçmeden evvel Mihrimah Sultan’dan başkentle ilgili bilgi almak istemesiydi. Ayrıca Mihrimah’ın Polonya kralıyla mektuplaşmaları var. Bu mektuplaşmalar bir anlamda devletin diploması ayağına dâhildi. Amacı ülkeler arasında bir dostluk ilişkisi geliştirerek barışı korumaktı. Mihrimah Sultan, kocası Rüstem Paşa öldükten sonra da yeniden evlenmeyip babasının sarayına geri döndü ve ömrünün sonuna kadar danışmanlık görevini sürdürdü. Öldükten sonra babasının yanına; yani bir sultan türbesine gömüldü. Oysa o tarihe kadar sultan türbelerinde sadece padişahlar defnedilebiliyordu. Mihrimah Sultan’la birlikte bu gelenek de değişti.

Mihrimah Sultan, Osmanlı Devleti’ndeki en zengin padişah kızıydı. Padişah kızları arasındaki ayrıcalıklı konumu ve ne kadar önemli bir karakter olduğu buradan da anlaşılıyor. Hem babasından, hem de bir Osmanlı paşası olan kocasından kendisine yüklü bir miras kalmıştı. Yüzlerce hayır eseri yaptırdı. Camiler bunların içinden en önemlileriydi. Hanedan kadınlarının hayır eserleri yaptırmaları da ilk kez Hürrem Sultan’ın ve Mihrimah Sultan’ın başlattığı bir gelenekti. Yine de hayır eseri yaptırabilmeleri için önlerinde halen bir engel vardı:  bu hayır eserlerini yaptırabilmeleri için, ya yaşlanmış olmaları ya da kocalarının ölmüş olması gerekiyordu. Örneğin, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii, Mihrimah Sultan on sekiz yaşındayken(henüz yaşlanmamıştı) ve Rüstem Paşa’yla evliyken(kocası ölmemişti) yapılmasından da anlayabileceğimiz gibi aslında bizzat Mihrimah Sultan tarafından değil; babası tarafından Mihrimah Sultan “adına” yaptırılmıştı. Ama Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii 1562’de Rüstem Paşa öldükten bir yıl sonra bizzat Mihrimah Sultan tarafından hatta padişah fermanı olmaksızın Mimar Sinan’a yaptırılmıştı. (Padişah fermanı olmadan yaptırılması da Mihrimah Sultan’ın siyasi gücünü gösteren bir ayrıntı.)
Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da beş tane külliye yapılmıştır. Bu beş külliyeden üçü kadınlara aittir. Mihrimah Sultan Camii(Üsküdar), diğer bir adıyla İskele Camii de bu külliyelerden biridir. Bu külliyelerin yapımına Sultan Süleyman’ın saltanatının ikinci yarısında başlanmıştır. Bazı tarihçiler bunu Sultan Süleyman’ın artık fetihlerin sonuna geldiğinin farkında olmasıyla açıklarlar. Bundan önce, devletin gücü daha çok ihtişamlı törenlerle vurgulanırdı. Örnek olarak, Mihrimah Sultanla Rüstem Paşa’nın düğünü tam on beş gün sürmüştür. Bunun sebebi hem bir paşayla bir padişah kızının evlenmesindeki politik önem, hem de önceki cümlede yazdığı gibi, ihtişamlı bir törenle halkı gururlandırmaktı. Ama sonradan Osmanlı Devleti halkı külliyeler gibi hayır eserleriyle gururlandırma yoluna gitti. Bu külliyeler tabi ki öncelikli olarak Allah rızası için yapılmış olsa da başka getirileri de vardı. Öncelikle, dediğim gibi, devletin ihtişamını halka yansıtmak için bir araçtı. Diğer yandan bu külliyeler, kentsel gelişim stratejisinin bir parçasıydı. Çünkü külliyenin yapıldığı yer doğal olarak gelişiyor, oraya çarşı pazar geliyor ve böylece şehir canlanıyordu.

Son olarak camiye(Üsküdar) geçersek, cami dediğim gibi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mihrimah Sultan adına yaptırılmıştı. Caminin inşaatı 1540’ta başlayıp 1548’de bitti. Bu cami Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendi. Erken dönem eserlerinden deyince, ben yaşının genç olduğunu düşünmüştüm hâlbuki 51 yaşındaymış. Herkesin bildiği magazin kısmına geçiyorum. Geceyle gündüzün eşit olduğu 21 Mart tarihinde ki 21 Mart Mihrimah sultanın doğum günüydü, iki camiyi de gören bir tepeye çıktığınızda Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minareleri arasından güneş doğarken, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minaresinin yanından ay battığı; Üsküdar’dakinden ay batarken de, Edirnekapı’dakinden güneşin doğduğu izlenebilirmiş. Şu ayrıntıyı da bilmemiz önemli, Mihrimah Farsçada güneş ve ay demek; bunu bildiğimizde bu olay çok daha fazla anlam kazanıyor. Bazı tarihçiler Mimar Sinan’ın bu ince düşüncesinin sebebini Mihrimah Sultan’a olan aşkına bağlamışlar. Ama bu cami yapılırken, Mihrimah Sultan’ın 18 yaşında ve Rüstem Paşa’yla evli olduğunu ve Mimar Sinan’ın 51 yaşında ve başka birisiyle evli olduğunu düşünürsek bu sözde aşk çok da gerçekçi değil.


Sonuç olarak Mihrimah Sultan bir siyasetçi olarak Osmanlı Devleti’nde önemli birisiydi. Çeşitli şekillerde devlete ve millete yarar sağlayan yüzlerce hayır eseri yaptırdı. Ve bu cami de onlardan birisiydi.

9 Mart 2017 Perşembe

KENDİNE AİT BİR BİLGİSAYAR

“Bir kadın yazmak istiyorsa kendine ait bir odası olmalı,” ifadesini sanıyorum hepimiz duyduk. Virginia Woolf –ki kendisi 1882-1941 yılları arasında yaşamış bir İngiliz kadın edebiyatçı olur, Kendine Ait Bir Oda isimli kitabında neden bunu savunduğunu uzun uzun açıklıyor. Woolf’a göre; bir kadın yazmak istiyorsa (ne yazdığı fark etmez), kendi odası olmalı; parası olmalı ve vakti olmalıdır. Tabi her ne kadar bu kitap öncelikli olarak kadının edebiyatla olan ilişkisinden bahsetse de bir şeyler yapmak isteyen her kadının kendini bulabileceği, her kadına hitap eden bir kitap. Türü deneme. Ama uzun bir öykü gibi yazılmış. Ayrıca konuşma formunda. İçeriği kadar biçimi de ilginç yani.

Neden para?

Bu kitabı okurken, en çok yanlış anlaşıldığını fark ettiğim nokta bu “kadın yazmak istiyorsa kendi parasını kazanmalı” kısmıydı. Bir kere, Woolf bu parayı kadının kendisinin kazanması gerektiğiyle ilgili bir şey söylemiyor. Kaldı ki onun da en büyük geçim kaynaklarından biri akrabalarından birinden ona kalan miras; 8-5 bir işte çalışmıyor yani. Zaten böyle bir iddiası olsa, kendisiyle de çelişiyor olurdu zira kadının yazmak için boş vakti olması gerektiğini de ileri sürüyor. (Kendisi sabahtan öğleden sonra 2-3’e kadar yazarmış.) Woolf ’un bu kitabı yazdığı dönemde, bir kadının ben yazmak istiyorum deyip toplumun ondan beklentilerini bir kenara bırakması sokakta kalması anlamına bile gelebilirdi. Öncelikle bu yüzden Virginia Woolf bir geliriniz olsun diyor. Kendisine kalan mirastan bahsederken de; belirli bir gelirin insanda bir “huy değişikliği” yarattığını söylüyor. Bu gelirin onu geçim kaygısından kurtararak ona bir güven verdiğini; bir erkeğin ona bir şey veremeyeceğini ve ondan bir şey alamayacağını ona hatırlattığını, sonuç olarak toplumun hâkim sınıfı olan erkeklere karşı içinde bir kin olmadığını söylüyor. Virginia Woolf’a göre bu durum, aslında kendine ait bir odadan bile daha önce; bir kadının hatırı sayılır bir şeyler yazabilmesi için ilk adım. İlk önce, rahat ve dingin bir ruh halinde olmamız sonra bir şeyler yapmamız gerekiyor. Eğer karşı cinse bir öfke duyuyorsak, cinsiyetimizden ötürü alamadığımız bir eğitim varsa, yazmak istediğimiz için kendimizi dışlanmış hissediyorsak bu kalemimize de yansıyacaktır. Yazdıklarımız da birer “dert yanma” metinleri olacaktır. Halbuki sanatçının ruh hali bu dertlerden uzak ve dingin olmalıdır ki ortaya bir “sanat” eseri çıkartabilsin.

Ayrıca Woolf, bu kitabı yazdığı dönemi kast ederek, o günün toplumunda yoksul birisinin yazma şansı olmadığını da söylüyor. Aslında belki bu kısım kitabın en çarpıcı kısmı. Çünkü bizde yoksulluk ve yazarlık-şairlik genelde kol kola gider. En azından zihinlerimizde bu böyledir. Bir yazarın yoksul olduğunu duymak bizi şaşırtmaz. Normal karşılarız. Hâlbuki Virginia Hanım bunun tam aksini savunuyor. Ona göre parası olmayan seyahat edemez, eğitim alamaz, deneyim kazanamaz ve bu yüzden yazara/şaire gereken deneyimi ve hayal gücünü de edinemez. Nihayet yazdıkları, yine, “kişisel bir yakınmadan” öteye gidemez ve yazdıkları da bir sanat eserine dönüşemez. İşte bu sebeplerden, Virginia Woolf’a göre para kadınlara boş zamana sahip olma, araştırmalar yapma fırsatı vermesi açısından çok gerekli.

Neden oda?

“Yazmak isteyen bir kadın, ortak oturma odasını kullanmak zorundaydı. Ve Miss Nightingale’nin şiddetle yakındığı gibi –“kadınların hiçbir zaman kendilerine ait diyebilecekleri bir yarım saatleri yoktur” –kadının işi her zaman yarıda kesilirdi.” (sf. 74)
Kendine ait bir oda, aslında kendine ait bir gelirin doğal bir sonucudur. Kendimize ait, kilitli, bir odada dışardaki seslere kulağımızı daha rahat tıkarız ve dikkat gerektiren şiir, oyun gibi türleri de yazabiliriz. Virginia Woolf’a göre, İngiltere’deki bazı kadın romancılar, belki de kendilerine ait bir oda olmadığından, zorunlu olarak, insan içinde daha rahat yazılan bir tür olan romana yöneldiler. Bu durum, bazılarının yeteneklerini tam olarak gösterememesine neden oldu. Bu kadınların, yazdıklarını birilerinden saklamaları da özel bir çaba gerektiriyordu. Yazdıklarını gizleyememeleri zihinlerini özgür bırakmalarına engel olabilirdi ve kadın yazarların erkeklerin değer ölçütlerine göre yazmaları, başka bir deyişle “kadın gibi değil, erkek gibi yazmaları” sonucunu doğurabilirdi. Bu nedenle, kapısında kilidi olan bir odaya sahip olmak, yazmak isteyen bir kadın için olmazsa olmazdı.

Bu kitabı okurken aklıma kadın bir yazar yerine, yirmi iki yaşında ailesine “bana şu evden aldığınız kirayı verin yeter başka bir şey istemiyorum” diyerek yazmak dışında başka bir iş yapmayan Orhan Pamuk geldi. Galiba Virginia Woolf’un kast ettiği böyle bir şeydi diye düşündüm. Sonra da bunu yapabilecek olanların sayılarının azlığını düşündüm. Yoksul bir aileden geliyorsanız, yazma rahatlığına kavuşana kadar çok çalışmanız gerekir. O kadar çalıştıktan sonra ise, insanın yazdıklarında yine en belirgin tema “kişisel dert yanma” olur diye düşünüyorum. Yani yine Virginia Woolf’un istediği şey olmamış olur. Bu ‘belirli bir gelir’ mevzusu bana göre çok karmaşık. Belki 1920lerin İngiltere’sinde geçerli bir savdı bu, ama 2010lar Türkiye’si için ne kadar doğru olur bilemiyorum. Bence Virginia Woolf bu kitabı 2010lar Türkiye’sinde yazsa; yazmak isteyen kadınlara tavsiyesi, tıpkı Orhan Pamuk’un yaptığı gibi yakın aile üyelerinden yardım almaları ve kendilerine ait bir bilgisayar edinmeleri olurdu. Zira günümüzde odalarımızdan çoktan çıktık, kafelere taştık.
Bu kitabı okurken düşündüğüm ve bir türlü cevabını bulamadığım en karmaşık soruysa şuydu: Acaba “Oxford vardı da biz mi okumadık?” diye soran İbrahim Tatlıses’e cevabı ne olurdu? Bunu da siz değerli okurlara bırakıyorum. Allah yardımcınız olsun.




2 Mart 2017 Perşembe

PAYİTAHT: ABDÜLHAMİD'İ NASIL BİLİRDİNİZ?


Herkes Payitaht: Abdülhamid’in ne hakkında olduğunu biliyor. Sanırım konusunu özetlememe lüzum yok. (Yine de bu hususta ayrıntılı bilgi isteyenler: google.com’a buyursunlar.) Tabi ki profesyonel bir sinema/televizyon eleştirmeni olmadığımdan baştanbaşa bir değerlendirme de yapmayacağım. Sadece şahsi olarak dikkatimi çeken birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

·         Güncel siyasete gönderme yapma meselesi: Böyle bir şeyin olacağını sanırım yetmiş milyon olarak hepimiz biliyorduk. Şaşırılacak bir durum yok. Buna kızmaya da gerek yok. Bir sanat eseri ortaya koyarken, eserin; sahibinin ideolojisinden; fikirlerinden etkilememesini beklemek anlamsız olur. Mühim olan bence bunun nasıl yapıldığı; ya da başka bir deyişle, mesaj verme kaygısının estetik kaygısının önüne geçip geçmediği. Yani siz mesaj vereceğim derken, senaryonuzu boğarsanız biz seyirciler olarak bundan sıkılırız. Ama senaryonuzu mükemmel bir şekilde yazıp, araya da bize hissettirmeden güncel siyasi olaylara ve kişilere göndermeler serpiştirdiyseniz buna bir itirazımız olmaz. Yeter ki ağzımızın tadı kaçmasın, seyir zevkimiz bozulmasın. Payitaht Abdülhamid ilk bölümü itibariyle ince bir çizginin üzerinde yürümekle birlikte, bence bu işi çok abartmamıştı.  Ama bazı sahnelerde yarısında çıkasım gelmedi değil. Mesela on dördüncü dakika civarında bir kahvaltı sahnesi var. Dizinin bence en renkli karakterlerinden biri olan şehzade Abdülkadir, odaya, “Babacığım, yine bir gazetenin saraya alınmasını yasaklamışsınız,” diye babasına kibarca isyan ederek giriyor. Baba ise kendini, “Ah benim asi ruhlu evladım. Mesele benim şahsıma hücum etmeleri değil, mesele devletimize, hilafet makamına hücum etmeleri,” diyerek savunuyor. Şimdi şu repliği okurken, Abdülhamid’in (ya da daha doğrusu Bülent İnal’ın) bedeninin içine saklanmış Recep Tayyip Erdoğan konuşuyormuş gibi hisseden bir tek ben miyim? Tabi kimileri de bu sahneyi, “işte bak o zamandan bu zamana hiçbir şey değişmemiş” diyerek seyretmiştir. Ama seyrettiğimiz şey bir dizi. Zamanda yolculuk yapıp gerçekten o kahvaltı sofrasına gitmedik ki. Yani bu diziyi birileri yazdı, kurguladı. O yüzden bu diyalogun hiçbir mesaj içermeden, sadece gerçekleri gösterdiğini düşünmek bence naiflik olur. Tekrar ediyorum; mesele dizinin günümüz Türkiyelilerine mesaj vermeye çalışması değil, bunu seyircinin gözüne sokarak yapması. Hani ne derler: “Anlatma. Göster.” Öbür türlü dizi böyle didaktik tavırlar takındığı her sahnede basitleşir, yazık olur. Yoksa düşünsenize iki tane karmaşık, güçlü karakter karşı karşıya; üstelik bunlar baba oğul, bir de sarayda kahvaltı sofrasındalar… Bir senarist bu sahneden yazacak çok güzel şeyler çıkartabilir. (Burada dizinin senaristlerinin adına kendime: “çok biliyorsan sen yap” diyorum.) Örneğin, ben bu sahnede iki zıt fikirli karakter arasında öyle bir tartışma seyretmek isterdim ki hangisine hak vereceğime şaşırayım, beynim yansın falan. Olmadı.

·         Kadın karakterlerin tasviri meselesi: Sanırım her yerli dizide kadınlar kategori kategori yer alıyorlar: fettanlar, güzeller, hafif isyankâr ama aslında çok duygusal olanlar ve melekler şeklinde. Başka var mı bilmiyorum. Ama genelde karmaşık ve aynı anda iki karşıt kategoriye giren kadın karakterler pek yazılmıyor. Bence Hayat Şarkısı’ndaki Hülya Cevher bu yüzden bu kadar sağlam bir karakter, karmaşık yazıldığı için. Payitaht: Abdülhamid’de de padişahın kız kardeşi ve karısı “Fettan” kategorisindeyken, kızı ve birkaç saray hizmetçisi kadın da “Melek” kategorisinde göz doldurmaktalar. En renkli ve dinamik karakterler Beşinci Murat’ın iki kızı, -isimlerini şu an hatırlayamıyorum, tarih mezunuysak o kadar da değil. Mesela bu kızların saraydan çıkamadıkları için halalarına yakındıkları çok hoş bir kesit vardı. Bana göre, bu iki kadın; kadın-saray, harem-padişah, ya da genelde; “tarihte erkeklerin kararlarının kadınları nasıl etkilediği” meselelerine değinmek için çok verimli bir araç, verimli iki karakter.

Bunların dışında; oyuncular, görüntüler, mekânlar, kostümler, padişahı karşılama sahneleri çok güzeldi. En güzel sahnelerden biri toplu zikirle çatışmanın eş zamanlı olarak gösterildiği sahneydi. İslam’da yenilmesi en mühim olan iki şeyle; nefisle ve düşmanla çatışmanın iç içe verilmesi çok estetik bir ayrıntı olmuş. Seyretmesi de aynı şekilde çok zevkliydi. Sonuç olarak; dizinin teması “siyaset” ve “karakter draması” olarak dengeli bir şekilde el ele giderse bence çok güzel bir dizi seyredeceğiz. Herkesin zaten çok emek verdiği belli. Emeği geçenler sağ olsun. İnşallah yolu açık olur. Böyle diziler de çoğalır. Ben merakla takip etmeye devam edeceğim.







8 Ocak 2017 Pazar

Örtünmenin Moderniteyle İlişkisi


Modernite Kuramı günümüzde sosyal bilimler çalışmalarında genel olarak araştırmacıların kendilerine temel aldıkları bilgiler bütünüdür. Modernitenin tam olarak ne anlama geldiğiyle ilgili ise birçok fikir öne sürülür. Fakat en genel ve kısa ifadesiyle; modernite on altıncı yüzyıl civarlarında ortaya çıkan değerlere verilen addır.. Bu yeni değerlerin ise en temel özelliği geleneksel olana karşı olması ve bilimle birlikte ilerleme düsturunu benimsemesidir.

Modernite modeline uyumlu insan tipi ise “özerk birey”dir. Özerk bireyin, yani modern insanın en temel özelliği hiçbir geleneksel kurumun baskısı veya etkisi altında kalmadan kendi doğrularını kendisinin belirlemesidir. Tabi ki din ve inanç da bu kurumların içinde yer alır. Dolayısıyla modernitenin durduğu yerden bakıldığında din ve inanç kavramları kesinlikle moderniteyle uyumlu değildir. Örtünme de bu inanç pratiklerinin bir parçası olduğundan, aynı şekilde, örtünen kadın da modern insan olamaz. Didem Arvas Balta bu olguya karşı çıkarak günümüzde inancın ve modernitenin birbirlerine zıt olmadıklarını; aslında bu iki modelin birbirleriyle birlikte var olduğunu iddia ediyor.[1] Balta, “ikinci nesil örtünen kadın” diye tanımladığı eğitimli ve şehirli örtülü kadınların örtünme kararının da pek tabi ki özerk bir karar olabileceğini öne sürüyor.

Bugüne kadar örtünme konusunu ele alan Nilüfer Göle, Özlem Avcı gibi bazı seküler kadın araştırmacılar; araştırmalarında örtünmeyi ele alırken Balta’ya göre iki temel hatalı çıkarım yapmışlardır. Bu çıkarımlardan ilki, örtünen kadının birey yani özerk olamadığı; diğeriyse bu kadınların örtünmeleri bireysel bir tercih olmadığından bir otorite tarafından yönlendirildikleri çıkarımıdır. Balta’ya göre bu iki çıkarımın da hatalı olmasının nedeni temelde aynıdır: örtünme bireyin inancını deneyimlemesi durumudur ve inancı deneyimleme modernlikle çelişmez. İnancı deneyimlemenin modernlikle çelişkili olmamasının bir sebebi modern insanın tanımının yıllar içinde uğradığı değişimdir. Mesela psikolog Alain Touraine bireyin özerk olabilmesinin ancak diğer bireylerle girdiği etkileşim, çatışmalar ve mücadeleler sonucu mümkün olabildiğini söyler.[2] Bu açıdan bakıldığında örtünen kadın hem ülkesinde hâkim olan ideolojinin onaylamadığı bir şey yaparak devletle çatıştığından, hem de örtüsüyle gerek iş hayatı gerek eğitim hayatı gibi sosyal alanlarda kendini kabul ettirme mücadelesi vererek toplumla etkileşime ve çatışmaya girdiğinden tam tamına özerk birey tanımına uygundur.

Seküler kadın araştırmacıların ikinci çıkarımı olan; örtünen kadının örtünmesinin kendisine ait bir tercih olmadığını, örtünme kararında çevresindeki erkek otoritelerden yahut siyasi odaklarının baskısının etkisi olduğunu ileri süren iddiada ise bireyin pasif olduğu, kararlarında yalnızca sosyal çevrenin etkili olduğu ima edilir. Oysa birey ne içinde bulunduğu toplumdan bağımsızdır, ne de sadece onun etkisi altındadır. Toplum ve birey arasında karşılıklı bir ilişki vardır. George Herbert Mead bireyi oluşturan ‘benlikleri’ ikiye ayırır. Birisi toplumdan bağımsız; özümüz olan benlikken, diğeri toplumla buluşmuş ve özüyle toplum içindeki kuralları harmanlayarak oluşturulmuş olan benliktir. Mead’e göre birey bu ikisinden herhangi birisi değil, ikisinin bir arada olduğu haldir.  Örtünen kadınlar da öz benliklerinde yani topluma kapalı olan benliklerinde var olan inanç duygusuyla, toplumla ilişkili olan dini kuralların birleşimi olan örtünme eylemini deneyimleyerek özerk birey olmalarına engel olan bir şey yapmamış olurlar.[3]

Sonuç olarak, örtünme bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi ikinci nesil örtünen kadınlar için sadece mahalle baskısı veya geleneğin sonucu yapılmış bir seçim değildir. Örtünen kadın tam aksine kendisine dayatılan ‘normal kadın’ tanımının dışına çıkarak bir duruş sergiler ve böylece tam anlamıyla modern bir kadın olur. Bu minvalde modernlik ve örtünme birbirine karşı değil birbirleriyle birlikte var olan durumlar haline gelir.




[1] Didem Arvas Balta, Modernite İçinde Bir İnanç Deneyimi: Örtünme (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014).
[2] Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev. Hülya Tufan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.
[3] George Herbert Mead, The Classical Sociologival Theory.