2 Temmuz 2018 Pazartesi

Kitap: Bebek Liderliğinde Beslenme BLW


“Masadaki 5 kişi aynı anda yemek yedik. Kimse başkasının kaşığından yemedi; kimsenin yumurtası soğumadı. Çaylar sıcak içildi; taze sıkılmış meyve suları bitirildi. Bütün bunlar olurken etrafta ne bir televizyon, ne bir reklam panosu, ne bir tablet, ne de bir cep telefonu vardı. Kimse video izlemedi, herkes sohbete katıldı. Kimse çantasından evde başkası için önceden hazırladığı bir püreyi çıkartmadı. Kimsenin beslenme çantası yoktu.”
Sf. 85

Bebek Liderliğinde Beslenme BLW kitabı Avrupa çıkışlı bir bebek beslenmesi yöntemi olan, “baby led weaning”  kısaltılmış haliyle BLW’yi enine boyuna tartışan bir kitap. Hemen eklemeliyim kitabı en çok sevme nedenlerimden birisi buydu: BLW yöntemini açıklamaktan ziyade enine boyuna tartışan bir kitap bu. Yazarları sekiz ayrı anne. Girişte kısaca BLW yönteminin prensiplerini anlatıp ardından her biri ayrı ayrı kendi bebeklerinin BLW yolculuğunu paylaşıyorlar. Bu sekiz anne; çevremize BLW’yi nasıl anlatırız, anneanne babaannelerle BLW,  ilk altı ay sadece formül sütle beslenmiş bir bebeğin BLW’ye geçişi nasıl olur, atak dönemlerindeki iştahsızlıklar, iştahsız bebeğe nasıl yaklaşılmalı, fazla iştahlı bebeğe nasıl yaklaşmalı, alerjik bebeklerde BLW gibi birçok konuya açıklık getiriyor. Dışarda yemek yerken BLW nasıl uygulanır, başka evlerde nasıl uygulanır, BLW seansı sonrası temizlik nasıl yapılır yahut en temiz şekilde BLW nasıl uygulanır gibi pratik sorulara da cevap veriyorlar. BLW’nin nasıl uygulandığıyla alakalı temel bilgiler internette mevcut, o kısma değinmiyorum.

Kitapta anlatılanları bebek beslenmesine dair çok yol gösterici ve faydalı bulmakla birlikte, kitap beni BLW hakkında kendi zihnimde daha ayrıntılı düşünmeye itti. Şimdi tekrar başa dönersek; BLW’nin açılımı baby-led weaning Türkçe’de “bebeğin liderliğinde sütten kesilme” gibi bir anlam taşıyor. Çocuk yetiştirme konusunda gittikçe daha ‘doğallaşan’ Avrupa’nın[1] bebeği sütten kesme işini de en doğal yoldan halletmek istemesi sonucu ortaya çıkmış bir yöntem yani. Hedef, bebeğin katı gıdayı kendisinin yemesi, kendi yediği için de ne kadar yediğini de kendisinin belirlemesi ve bunun akabinde ne kadar anne sütü ya da formül süt alacağını da kendisinin karar vermesi. Bu yöntemi uygulayan insanların bebeklerini üç-dört yaşına kadar emzirmekte beis görmeyen insanlar olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Bu noktada anne sütü almayan bebeklerin seçeneği ne bilmiyorum. Bence BLW’nin eksi yönlerinden birisi bu: emmeyen bebeklerin durumu biraz belirsiz bırakılmış. En azından benim araştırdığım kadarıyla gözlemim böyle.
Bütün bunları neden söyledim? Katı bir BLW uygulaması (yani tüm prensipleriyle) bana kalırsa Türk kültürüne pek müsait değil. Türk anneleri genelde bebeklerini en fazla iki yıl emzirir. Bakara 233. Ayette de bu böyle geçer. Bazı alimler iki buçuk yaşına kadar emzirmeyi de uygun bulmuşlar. İki buçuk desek de durum pek değişmiyor. Mesela bebeğini emzirmeyi bırakmaya niyetlenmiş bir anne bebeğinin aldığı katı gıda miktarını arttırarak bebeğinin beslenmesine “liderlik” edebilir. Hatta bu genelde başvurulan bir yöntemdir. Yani biz emzirmeyi de, bebeğin katı gıda alımını da tamamen bebeğin liderliğinde gerçekleştirebilen bir millet değiliz. Bebeğin katı gıdaya hiç ilgi göstermediği durumlarda ise psikolojik olarak bunu kaldırabilecek Türk anne sayısının bir hayli az olduğunu düşünüyorum.
Diğer bir taraftan bebeğin erkenden anne sütünü/ formül sütü daha fazla içmemeye karar vermesi gibi bir durum da var. BLW yöntemi bir bebeğin ana öğününün bir yaşına kadar anne sütü ya da formül süt olduğunu savunuyor. Peki bir bebek, örneğin dokuz aylıkken deli bir iştahla yemek yer ve sütten uzaklaşırsa ne olacak? O zaman da onun liderliğine saygı duyacak, emmeyi bırakmasına izin verecek miyiz? Yahut hangi doktor bir yaşından önce formül sütü tamamen kesmeyi onaylayabilir? İşin bu yönüyle de BLW sadece Türk annelerine değil, belki de dünya üzerindeki çoğu anneye ters. Kaldı ki Bebek Liderliğinde Beslenme BLW kitabında da bebeği çok iştahlı olan bir anne bebeğinin emmeyi erken bırakmasından kaygılandığını itiraf ediyor. Sonuç olarak ben BLW’nin kağıt üzerindeki bazı söylemlerinin fazla romantik olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca kitabı okuduğunuzda klasik yöntemde bebek illa kaşıkla yedirilir yahut BLW uygulanmıyorsa bebek ille de püreyle ya da bulamaçla beslenir, dört yaşına kadar pütürlü yiyemez, beş yaşına kadar kaşık tutamaz gibi bir algıya kapılabilirsiniz. Oysa ki bunların hiçbirisi doğru değil. Kaşık yapay geliyorsa ellerinizle (evet doğru duydunuz) bebeği besleyebilirsiniz. Pişirilenler püre olmak zorunda değil; çatalla biraz ezerek verebilirsiniz. Hatta BLW usulü hazırlayıp pişirdiğiniz parmak besinleri kendiniz elinizle bebeğinizin ağzına tutabilirsiniz. Bebek beslenmesinin ya zorla ya da BLW gibi iki uçta seyreden bir durum olması gerekmiyor.
Buraya kadar BLW’nin uygulanabilinemez taraflarından bahsettim ama bu BLW’nin kimi yönleriyle ne kadar muhteşem olduğunu değiştirmiyor pek tabii. Kitabı okuduğunuzda zaten BLW’ye aşık olmamanız mümkün değil. Adına BLW değil de “Bebeklerde Sofra Adabı” dense bence tam anlamıyla uyardı. Çünkü bu sekiz annenin bebeğinde ortak olarak gördüğüm şey buydu: mesele bebeklerin kendi kendilerine yemeleri değil, bir sofra edebine sahip olmalarıydı. Bu kitabı okuduktan sonra kaçınılmaz olarak etrafımdaki bebekleri ve çocukları yemek zamanlarında gözlemlemeye başladığımda, Türk anneleri olarak çocukların uykusuna, zeka gelişimine, büyüklerine nasıl davranmaları gerektiğine gösterdiğimiz özen kadar onların belli bir sofra adabı edinmelerine özen gösterilmediğimizi fark ettim. BLW bu anlamda çok değerli. Daha altı aylıktan başlayarak, bebeğe bir ‘sofra düzeni’ oturtuluyor. Bebek anne-babasıyla beraber sofraya oturuyor. Ortalama bir yemek yeme süresi boyunca mama sandalyesinde önünde yemeklerle cebelleşiyor. Yiyor veya yemiyor ama o ortamı tecrübe ediyor. Yemeği bitince elleri temizleniyor ve sofradan kalkıyor. Bu esnada oyun oynamıyor, ailesi yemek yerken o çizgi film seyretmiyor. Yazının başında alıntı yaptığım bölüm bu yüzden çok hoşuma gitti. BLW ile beslenen bir bebeğin, kaşıkla beslenen bir bebeğe göre bu adaba uyum sağlaması daha kolay oluyor. Çünkü aile üyeleriyle eşzamanlı olarak yemeğini yiyor. Mesela kitabın yazarlarından biri olan anne, anneanne evindeyken yer sofrasında yemek yediklerini; bebeğinin sofrayı görünce hemen gelip kendisinin sofra başına oturduğunu yazmış. Bu bence çok ama çok değerli bir alışkanlık. O yüzden bebekleri kaşıkla da beslesek, BLW yöntemini de uygulasak işin bu kısmına da dikkat vermek bence çok mühim. Mühimmiş, bu kitabı okuduktan sonra anladım.
Bunun dışında tabi ki BLW’nin ayan beyan ortada olan faydalarını da var. Bebeğin motor becerilerinin gelişmesi, yemek yeme tecrübesinin kimse onu zorlamadığı için daha pozitif olması, yemeği elleri ve yüzüyle de hissetmesi gibi. Onları malumun ilamı olacağından uzun uzun yazmıyorum. (Kendi kendine yemek yiyen bebeğin şirinliğini eklemeyi unutmuşum.)

Bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Özellikle yeme bozukluğu olduğunu düşünen kişiler, okurken kendilerini de daha iyi anlayacaklardır. Zira biz çok düzgün yöntemlerle beslenmiş bir nesil değiliz. Hatta bence Türkiye hala beslenme konusunda yeterli bilince sahip bir ülke değil. Kitabı okurken psikolog Nilüfer Devecigil’in “yedirmek de bir şefkat işidir” sözü bir taraftan kulağınızda olsun.[2] Hatta Devecigil’in Işığın Yolu kitabını da önden okuyarak; beslenme ve şefkat ilişkisi hakkında bilgilenebilirsiniz. Yiyecekleri buharda haşlayıp parmak şeklinde kesip bebeğin önüne sunmak (yani BLW) dışında bir ek gıdaya geçiş yöntemi için aşağıya bıraktığım linke bir göz atabilirsiniz.[3]
Sonuç olarak ben “BLW’ye inanma, BLW’siz kalma” düşüncesindeyim. Tıpkı bebek beslenmesine dair olan diğer olguları takip ettiğim gibi BLW’yi de yakından takip ediyorum. Bu kitabı da o yüzden öneriyorum. BLW’yi bilip, artılarını eksilerini kendi şartlarımıza göre değerlendirip bebek beslenmesi işine ona göre devam edebiliriz. Biriyle başlayıp diğerine dönülmez diye bir kaide de yok. Bir gün klasik, öbür gün BLW’ci olabiliriz.  Bebeğimiz kendi yediğinde daha güzel yiyor da olabilir, birisinin yedirmesinden daha çok hoşlanıyor da olabilir. Ya da tercihi dönem dönem değişebilir. Günün sonunda bebeğimizi sağlıklı ve sevgiyle beslediğimiz sürece her şey gibi BLW de onlarcası arasından sadece bir seçenek.



[1] Avrupa’nın çocuklarını doğal yollarla yetiştirme eğiliminde olduğunu sağdan soldan duydum.
[2] Nilüfer Devecigil Instagram hesabında (@niluferdevecigil) bunu yazmıştı.
[3] http://www.istanbulcocuknefrolojisi.com/ek-gidalar.html

3 Şubat 2018 Cumartesi

Kitap: Basit ve Mutlu Yaşam



“Kendi adıma, sadeliğin en büyük zarafet olduğunu düşünüyorum. Çevrenin ve toplumsal beklentilerin sana moda diye sundukları kavramı, hiçbir zaman gerçek ihtiyaçlarının önüne koymamalısın …”
Selen Baranoğlu, Basit ve Mutlu Yaşam, (Cenevre Fikir Sanat: İstanbul, 2016).

Selen Baranoğlu’nu sosyal medyada “basitvemutluyasam” kullanıcı adıyla tanıdığımda henüz bir kitabı yoktu. Basitliğe, sadeliğe, yüklerden kurtulmaya yönelik günlük paylaşımlarını severek takip ediyordum. Hatta #project333’ü[1] de ilk ondan duymuştum. Mutluluğun sadelikte olduğunu savunan çok insan var. Benim gördüğüm kadarıyla Selen Baranoğlu bunu gerçekten hayatına geçirebilmiş nadir insanlardan biri.  Nedendir bilinmez, çoğumuz basitliği zihin aşamasında sevsek de, onu günlük hayata geçirmekte zorlanıyoruz. Basit ve Mutlu Yaşam kitabı tam da bu noktada hem basit yaşama dair bir rehberlik işlevi hem de minimalizmle ilgili daha ileri okumalar için bir başlangıç noktası görevi görüyor. İçinde bir sürü pratik öneri var. Bu öneriler sadece basit yaşama dair değil aynı zamanda “mutlu yaşama” da dair. Sözgelimi; mutfağınızdaki fazlalıklardan nasıl kurtulabileceğinizi anlatırken, nasıl sabahları daha erken kalkmayı alışkanlık haline getirebileceğinizden de bahsediyor.

Her çözülme bir krizden sonra meydana geldiğinden, Baranoğlu da hikâyesini anlatmaya kendi kriz döneminden başlıyor. Sonra teker teker çözümlere geçiyor. Baranoğlu’nun hikayesinde de dönüşüm, sanırım çoğu kadında olduğu gibi, anne olduktan sonra başlıyor. Çocuk sahibi olduktan sonra içine girdiği çıkmazlar önce bir sorgulamaya, ardından bir farkındalığa, sonra da (her farkındalığın sonunda kaçınılmaz olduğu gibi) bir değişime yol açıyor. Kitapta bunun hikayesini okuyoruz.

Üç Uyanma Anı
Yazar önce üç tane epifani anından bahsediyor. Bu üç anı okurken, her birinden sonra kitabı bir kapatıp on- on beş dakika düşünme ihtiyacı duyuyorsunuz. Kitap bu bölümlerde okuruna “istesen de istemesen de içine dönüp bakacaksın” diyor. Yargısız infaz gibi olmasın ama bu bölümlerde okur zaten bu ihtiyacı hissetmiyorsa muhtemelen kitapta bulacağı pek bir şey de yoktur. Kitabı sakince bir köşeye bırakıp hayatına devam edebilir.
Üç uyanma anını uzun uzun yazmama gerek yok. Kısaca kitabımızın başkahramanı Selen şu üç şeyi keşfediyor/ fark ediyor:
·         Daha huzurlu bir insan olmam için hayatımı basitleştirmem lazım. Hayatım neden basit değil diye şikâyet etmem tembellik. Hayatımı değiştirmek için benim eyleme geçmem gerekiyor.
·         Basit yaşam tüketerek değil, üreterek olur.
·         Bir şeyi yapıyorsam her şeyden önce kendim için yapmalıyım. Ancak o zaman başkalarına da faydam dokunur.
        Bundan sonra farklı alanlarda hayatı basitleştirmek adına öneriler kısmı başlıyor. Bu alanları dört kategoriye ayırabiliriz: fiziki çevrende sadeleştirme, zihinde sadeleştirme, sorumluluklarda sadeleştirme, kalpte sadeleştirme. Bu bölümde elinize hala bir fosforlu kalem almadıysanız… Mutlaka alın. Ve unutmayın, bu dört alan dört kefeli bir terazi gibi: birinden birisi fazla kalabalık olduğunda, diğerlerini gereğinden fazla sadeleştirme ihtiyacı hissedebiliyorsunuz. “Gereğinden fazla sadeleşmek” de sadelikten bir yarar sağlayamamanıza sebebiyet verebilir. Sadeleşmek huzurlu bir yaşam için bir araç, amaç değil. Bir diğer önemli nokta da sadeliğin kişiden kişiye göre değiştiği. Size göre sadeyse sadedir.
İlk sırada fiziki çevrede sadeleştirme geliyor. Burada kast edilen sadece evimiz değil, aynı zamanda ev hayatımız da. Evi sadeleştirmek deyince hepimizin aklına gelen fazla eşyalardan kurtulma kısmına yazar da değiniyor. Bu kısımda bilmediğimiz farklı bir şey yok. Benim asıl dikkatimi çeken ev hayatını basitleştirmek adına önerilerdi. Örneğin, Baranoğlu evi temiz tutmak adına gerekirse başka gereksiz harcamalardan kısıp yardım almak. Bir diğer dikkatimi çeken öneri de ertesi sabahın iyi geçmesi adına kahvaltı sofrasını geceden hazırlayıp yatmaktı.
İkinci bölüm benim zihinde sadeleştirme dediğim bölüm. Zihnimizi sadeleştirmek adına ilk adım farkındalıklı nefes. Bu, “hele bir soluklan” dediğimiz şey aslında. Sadece durmak ve içine dönmek. Bunu yaptığımız an odağımız tek bir noktada toplanıyor. Ve odak ne kadar küçükse zihin de o kadar sade oluyor. Namaz kılarken tek bir noktaya bakmamızın sebebi de bence bu. ‘Tek odak’ zihni geçmişten ve gelecekten alıp bu ana getiriyor.
Zihnin sadeleşmesi için başka bir öneri neyi ne zaman ve neden düşündüğümüzü fark etmek. Sözgelimi yalnızca merhabalaştığınız birinin hayatınız hakkında yaptığı densiz bir yorumu düşünmek zihninize fazlalıkken, çocuğunuzun sağlığını düşünmek değildir. Yahut bazı şeyleri yalnızca o gün düşünmek fazlalık değilken, her gün düşünmek fazlalıktır. Yine bu bölümde, cep telefonu gibi teknolojik cihazlarla arana bir sınır koymaktan ve planlarımızı not etmekten bahseden kısımlar var.
Diğer iki bölüm sorumlulukları paylaşmakla ve mutluluğun nasıl seçimlerimize bağlı olduğuyla alakalı bölümler. Onları ayrıntılı yazmıyorum. Merak edenleri kitabı okumaya davet ediyorum.
Sadeleştirmekten bahsetmek şöyle dursun, sadeleşmenin neden bu kadar meşhur olduğunu sorgulama bile klişe oldu artık. O yüzden bu sorgulamaya girmiyorum. Ama sadeliğin neden bu kadar, tabiri caizse “tuttuğunu” biliyorum. Özümüzden kuvvetli olan, ona hükmeden her şey bizi mutsuz ediyor çünkü. Bu sadece dolabımızda duran fazla bir etekten ibaret değil. Baranoğlu’nun da değindiği gibi üzerimize binen bazı sorumluluklar, bazı yanlış düşüncelerimiz, inançlarımız da bu şeylere dâhil. Bunlardan sadeleştiğimizde özümüze asıl gücünü iade ediyoruz. Bu yüzden sadeleşmeyi seviyoruz. Bu yüzden basitlik mutluluk oluyor. Bu yüzden basit yaşam mutlu yaşam oluyor.











[1] 333 Project, 3 ayı sadece 33 parça giysiyle geçirmeye dair bir meydan okuma projesi.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

KİTAP: ANNELİĞİ LIKE ET


“Varmak istediğimiz yer senin iç sesin, içindeki doğal çocuk olsun, onun sesini açalım. Bir nehirle birlikte akmak gibi, ona karşı değil sadece onunla birlikte, teslimiyetle.”
Güneş Ulus, Anneliği Like Et, sf. 13

Modası bir gün geçer mi bilmiyorum ama şu sıralar muhtelif ebeveynlik ekollerinden biri olan doğal ebeveynlik revaçta. Doğal ebeveynlik kısaca çocuğun ve ailenin beklentilerini ve ihtiyaçlarını izleyerek herkesin kendisine göre bir düzen oluşturduğu annelik-babalık etme tarzı. Aslında hiçbir konuda özel bir kuralı olmayan, daha çok sezgilerle ilerlenilen bir düzen; yani aslında bizim anneannelerimizin babaannelerimizin de takip ettiği ekol. Şimdi yeniden doğması ve meşhur olmasının sebebi benim anladığım kadarıyla, tam aksi ebeveynlik tarzlarının (mesela Almanya’da bir dönem ağlayan bebeklerin kucağa alınmasına katiyen müsaade etmeyen tarzlar) işe yaramaması; ve onlara bir tepki olarak yeni bir ebeveynlik ekolüne ihtiyacın hasıl olması. Aslında Türkiye’deki ebeveynler bence zaten eskiden beri doğaldı. Türk ebeveynler hiçbir zaman çocuklarına kati disiplin uygulayamadı. En azından benim gözlemim böyle. Bizde genelde sabredilir sabredilir; bıçak kemiğe dayanınca da şöyle çaktırmadan çocuğun eti dürülür ve gözü yaşlı çocuk sürüklenmek suretiyle eve götürülür. (Çok mu vahşi bir senaryo oldu?) Neyse, bu ayrı bir konu. Sonuç olarak, doğal ebeveynlik, makul yaklaşımı, anlayışlı duruşu ve “en iyisini analar bilir” bakış açısıyla ebeveynlerin gönüllerinde taht kurmaya devam ediyor.

“Çoğu zaman kendimi ahtapot gibi hissediyorum; yapılması gereken işler, akşama ne yiyeceğiz, çocukların ihtiyaçları, evin alışverişi, hepsine yetişmem gerekiyor. Tüm diğer ihtiyaçların peşinde koşarken, durmaya ve sadece ona bakmaya vaktim kalmıyor.” (sf.51)

Güneş Ulus’un kendi anneliğini anlattığı Anneliği Like Et kitabını da bu bakış açısıyla yazdığını duyunca alıp okumaya karar verdim. Başından söyleyeyim “Anneliği Like Et” başlığı kitabın içeriğinin hakkını verememiş. Alt başlığı “Bir Annenin Farkındalık Notları” ana başlık olarak çok daha münasip olurdu. Güneş Ulus, kitaba önce kendi hamilelik sürecinden ve anneliğe bakış açısından bahsederek başlıyor. Her konuda eğitimlere gittiğini, her şeyin yöntemini öğrendiğini anlatıyor. Ama çocukları doğduktan sonra (aralarında bir buçuk yaş olan iki kız) kurallara takılmaktan ânı ve anneliğin keyfini yaşayamadığını fark ettiğini itiraf ediyor. Tam bu boğulma sürecinde doğal ebeveyenlikle tanışıyor. Doğal ebeveynlikle ilgili yaptığı okumalarla rahatlamaya başlıyor. Ardındansa bunu hayatına uygulamaya girişiyor. Ve zamanla anneliği dönüşüyor. Anneliği Like Et’te de bu süreçte hangi yolları izlediğini, hangi düşünce biçimlerinden kurtulup hangilerinin onun işine yaradığını; kısacası “farkındalık” denilen yolculukta yaşadıklarını anlatıyor. Kitap bu anlamda sadece bir ebeveynlik kitabı değil, herkese hitap eden bir kişisel gelişim kitabı. Çocuğunuz olsun olmasın, bu kitaptan çok faydalanabilirsiniz. Ben en çok bu özelliğini sevdim. Ayrıca her konunun sonunda Peki Nasıl Yapalım? Çember Sohbeti, Deneyim Önerisi diye üç kısım var. Buralarda bahsettiği konuyla ilgili tavsiyeler; etrafımızda oluşturmamızı tavsiye ettiği, kendimiz gibi kadınlardan oluşan arkadaş çemberimizde konuşmamızı önerdiği konular; önerdiği aktiviteler var: kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmekle ilgili bölümün sonundaki deneyim önerilerinden biri tek başına yarım saatlik yürüyüşe çıkmak mesela. Kuru kuru şahsi tecrübelerinden bahsetmek yerine, gayet uygulanabilir ve her an başvurabileceğiniz bu yöntemleri vererek Anneliği Like Et emsali kitaplardan bir adım daha öne geçiyor.

“Kendimi yetersiz hissederken bebeğim de bu yetersizlik duygusunu hissediyor ve ağlayarak benim duygularımla uyumlanıyordu.” (sf.85)

Kitap beş bölümden oluşuyor. Bölümlerin her birinin ismi birbirinden güzel: Farkındalığa Davet, Güvenmeye Davet, Bağlanmaya Davet, Duygularını Kucaklamaya Davet, Harekete Geçmeye Davet. İlk bölümde yavaşlamaktan, çocukları ancak ‘yargısızca kalbimizi açarsak’ gerçekten görebileceğimizden, çok işine yarayan nefes egzersizlerinden bahsediyor. İkinci bölümde kafamızdaki annelikle ilgili tozpembe hayallere çok takılmamayı; normal doğum, bebeği sadece anne sütüyle beslemek gibi idealleri saplantı haline getirmeden, anneliği hayatın akışına güvenerek yaşamanın güzelliğinden söz ediyor.

“Varış hedefi belirlemeden bir yürüyüşe çıkmaya ne dersin? Evden çık, yürümeye başla, önüne çıkan en alışılmadık, normalde oturmayacağın bir noktada dur ve oturup etrafı seyret. Bu an, burada olmak sana ne hissettiriyor?” (sf.83- ‘Deneyim Önerisi’ bölümünden)

Üçüncü bölüm “Bağlanmaya Davet” benim en sevdiğim bölümlerden biriydi. Güneş Ulus burada arada bir bebekten ayrı vakit geçirmenin, kendine zaman ayırmanın yani ‘kendinle bağlanmanın’ önemini anlatıyor. Bu aralar gerçi herkes bunu anlatıyor gibi. Eskiden aşırı fedakâr annelik moda olduğundan şimdi de sanırım onun tam zıddına dönüp ÖNCE KENDİNİZ olayı abartılmaya başlandı. Tam da bu noktada Güneş Ulus çok güzel bir şey söylüyor: belki de ihtiyacınız olan bebeğinizden ayrı değil, onunla daha fazla vakit geçirmektir, kendi iç sesiniz size neyi ihtiyacınız olduğunu söylüyorsa onu dinleyin diyor. Bence gayet mantıklı. Bundan sonra, bu bölümde bahsettiği başka bir konu da çocukların vakti geldiğinde bağımsız olabilmeleri için önce sağlıklı bir “bağlı olma” döneminden geçmelerinin gerekliliği ve zamanından önce çocuğu bağımsız olmaya zorlamanın yanlışlığı.

“Dinlemenin temelinde susmak var, bu bizim çok bilmediğimiz bir şey. Karışmadan dinlersek çocuklar pek çok konu hakkında bize bilgi veriyorlar.” (sf.173)

“Duygularını Kucaklamaya Davet” bölümü anne-babalıktan bağımsız, doğrudan kişisel gelişimle alakalı diyebilirim. Bu bölümdeki ana noktalarsa; annelerin duygularını bastırmamasının ve ifade etmesinin önemi, çocukları duygularını ifade etmeleri için teşvik etmek, kaygılarla baş etmenin yolları; onları görmezden gelmemek, hayal kırıklıklarımızla yüzleşmek. Kısacası bütün olumsuz duygularımızda barış ilan etmek. Bu benim de, bence çoğu insanın; hatta çoğu kadının da zorlandığı bir alan. Genelde olumsuz bir duygu olduğunda onunla “neden varsın ki” diye didişmeyi tercih ediyoruz. Var olduğunu kabul etmek zor geliyor. Bu olumsuz duyguya sahip olmayı kendimize yakıştıramıyoruz. O kadar zayıf görmüyoruz kendimizi. Hâlbuki hepimiz insanız. En olumsuz, hatta belki şeytani duygular bile içimizden geçebilir. Güneş Ulus da bu bölümde tam da bunu anlatıyor.
Son bölüm genel olarak tavsiyelerden oluşuyor. Arada sırada sosyal medyaya, cep telefonuna ara vermek, çocuklarla oyun oynamak, onlara masal anlatmak gibi konu başlıkları var. Ayrıca okul ödevlerine dair de yeni bir bakış açısı sunuyor.

Kitabın başında Güneş Ulus, her şeyi kitaplardan öğrenmeye çalışmasıyla kendiyle dalga geçse de ben kitabı okurken onu şu an üzerinde gittiği güzel yola çıkartanın yine öğrenme ve okuma sevdası olduğunu hissettim. Zaten kitap her ne kadar bilimsel iddiası olmayan bir kişisel deneme kitabı gibi dursa da içinde Sezen Aksu’dan Ali Koç’a, Ruth Sandford’dan Nilüfer Devecigil’e kadar bir sürü uzmana, sanatçıya, iş adamlarına referanslar var. Bu referanslar da kitabı güçlendirmiş. Bence bilgi olmadan sezgi olmaz. Güneş Ulus’un durumu da bunun örneği gibi. Bazen okuduğumuz bilgilerin sonucunda sezgilerimiz bize tam tersini söyleyebilir. Ama bu o bilginin gereksiz olduğunu göstermez, tam tersine bize yol gösterdiğini kanıtlar. Bilgi tu kaka değildir, sezginin yoldaşıdır.

Bu kitabı da önce tüm analara, sonra kendisiyle derdi olan bütün kadınlara tavsiye ediyorum. 

16 Mart 2017 Perşembe

CAMİ BAHANE MİHRİMAH SULTAN ŞAHANE

Tarihin birinde bir sebepten Üsküdar’daki İskele Camii olarak da bilinen Mihrimah Camii hakkında bir şeyler öğrenmeye karar vermiştim. Camii hakkında bir şey öğrenmek demek de önce camiye ismini veren kadın hakkında bilgi edinmek anlamına geliyordu. Bu yüzden kitaplığımdaki Harem-i Hümayun isimli kitabı açtım, karıştırmaya başladım. Ama okudukça camiyi unuttum, Mihrimah Sultan’ın Osmanlı kadınları için, Osmanlı kadın tarihi için ne kadar çok anlam ifade ettiğini görünce şaşırdım. Yaptığı –muhtemelen birçoğu istem dışı, reformlar hayranlık uyandırıcıydı. Ben bunları nasıl bilmezdim? Okuduklarımı not aldım. Notlarım da camiden çok Mihrimah Sultan hakkındaydı. O notları düzenledim, düzelttim bir düzyazı haline getirdim ve bugün burada paylaşıyorum.

Aşağıda yazdıklarımın çoğunluğu bahsettiğim kitaptan okuduğum şeylerdir. Bu kitabın yazarı Leslie Peirce olmakla birlikte, Osmanlı haremi hakkında yazılmış en mükemmel kitap olduğunu sanıyorum. Haremi merak eden herkese bu hem güzel yazılmış hem de bilimsel kitabı tavsiye ediyorum.
*** 

Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatıyla beraber hanedan üyeleri büyük çoğunlukla İstanbul’da yaşamaya başladı. Bundan önce başkentte yaşayan hanedan üyelerinin sayısı çok azdı. Bunun iki temel sebebi vardı, birincisi erkek hanedan üyelerinin sancağa göreve gidiyor oluşu; ikincisiyse haremin Topkapı Sarayı’nda değil, Edirne’deki eski sarayda yerleşik olmasıydı. Fatih Sultan Mehmet, Topkapı Sarayı’nı yaptırdığında oraya ailesini taşımamıştı. Hürrem Sultan’ın Topkapı Sarayı’nda yaşamaya başlamasına kadar, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi de dâhil olmak üzere, padişah anneleri dahi eski sarayda yaşıyordu. Hürrem Sultan’la beraber, Harem Topkapı Sarayı’na yani başkente taşındı ve doğal olarak Harem’in bir kurum olarak devlet ve siyaset üzerindeki etkisi de arttı. Başka bir deyişle, kadınlar da siyasette etkin olmaya başladı. Kadınların Osmanlı Devleti’nin siyasi hayatında aktif bir rolü olması, nedense çoğumuz için ilk anda olumsuz bir durum gibi algılanıyor. Ama aslında işin aslı öyle değil; kadınların siyasete dâhil olması ne başlı başına iyi ne de başlı başına kötü bir şey. Tarihteki birçok olgu gibi, hem kazançları hem kayıpları olan bir düzendi sadece.

Harem siyasete nasıl etkiliyordu? Hürrem Sultan’ın devletle ilişkisini bilmeyenimiz yoktur. Aynı şekilde Padişah’ın tek kız çocuğu olan Mihrimah Sultan da devlette çok kritik bir rol oynuyordu. Annesi öldükten sonra, hem babasına hem de kardeşi İkinci Selim’e danışmanlık yaptığı biliniyor. Danışmanlık derken neyi kast ediyoruz? Mesela babası Sultan Süleyman’ı Malta’nın fethi için teşvik ettiğini, babası İstanbul’da olmadığı zamanlarda ona İstanbul’da neler olup bittiğiyle ilgili haberler yolladığını; Kanuni Sultan Süleyman’ın devlet adamlarına göndermek istediği mektupları önce kızına gönderdiğini, Mihrimah’ın sonra o mektupları sahiplerine ulaştırdığını biliyoruz. Aynı şekilde, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu İkinci Selim babası öldükten sonra tahta çıkmak için Topkapı Sarayı’na geldiğinde ilk olarak Mihrimah Sultan’la görüşmüştü. Bunun sebebi, tarihçilere göre, muhtemelen İkinci Selim’in devletin başına geçmeden evvel Mihrimah Sultan’dan başkentle ilgili bilgi almak istemesiydi. Ayrıca Mihrimah’ın Polonya kralıyla mektuplaşmaları var. Bu mektuplaşmalar bir anlamda devletin diploması ayağına dâhildi. Amacı ülkeler arasında bir dostluk ilişkisi geliştirerek barışı korumaktı. Mihrimah Sultan, kocası Rüstem Paşa öldükten sonra da yeniden evlenmeyip babasının sarayına geri döndü ve ömrünün sonuna kadar danışmanlık görevini sürdürdü. Öldükten sonra babasının yanına; yani bir sultan türbesine gömüldü. Oysa o tarihe kadar sultan türbelerinde sadece padişahlar defnedilebiliyordu. Mihrimah Sultan’la birlikte bu gelenek de değişti.

Mihrimah Sultan, Osmanlı Devleti’ndeki en zengin padişah kızıydı. Padişah kızları arasındaki ayrıcalıklı konumu ve ne kadar önemli bir karakter olduğu buradan da anlaşılıyor. Hem babasından, hem de bir Osmanlı paşası olan kocasından kendisine yüklü bir miras kalmıştı. Yüzlerce hayır eseri yaptırdı. Camiler bunların içinden en önemlileriydi. Hanedan kadınlarının hayır eserleri yaptırmaları da ilk kez Hürrem Sultan’ın ve Mihrimah Sultan’ın başlattığı bir gelenekti. Yine de hayır eseri yaptırabilmeleri için önlerinde halen bir engel vardı:  bu hayır eserlerini yaptırabilmeleri için, ya yaşlanmış olmaları ya da kocalarının ölmüş olması gerekiyordu. Örneğin, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii, Mihrimah Sultan on sekiz yaşındayken(henüz yaşlanmamıştı) ve Rüstem Paşa’yla evliyken(kocası ölmemişti) yapılmasından da anlayabileceğimiz gibi aslında bizzat Mihrimah Sultan tarafından değil; babası tarafından Mihrimah Sultan “adına” yaptırılmıştı. Ama Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii 1562’de Rüstem Paşa öldükten bir yıl sonra bizzat Mihrimah Sultan tarafından hatta padişah fermanı olmaksızın Mimar Sinan’a yaptırılmıştı. (Padişah fermanı olmadan yaptırılması da Mihrimah Sultan’ın siyasi gücünü gösteren bir ayrıntı.)
Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da beş tane külliye yapılmıştır. Bu beş külliyeden üçü kadınlara aittir. Mihrimah Sultan Camii(Üsküdar), diğer bir adıyla İskele Camii de bu külliyelerden biridir. Bu külliyelerin yapımına Sultan Süleyman’ın saltanatının ikinci yarısında başlanmıştır. Bazı tarihçiler bunu Sultan Süleyman’ın artık fetihlerin sonuna geldiğinin farkında olmasıyla açıklarlar. Bundan önce, devletin gücü daha çok ihtişamlı törenlerle vurgulanırdı. Örnek olarak, Mihrimah Sultanla Rüstem Paşa’nın düğünü tam on beş gün sürmüştür. Bunun sebebi hem bir paşayla bir padişah kızının evlenmesindeki politik önem, hem de önceki cümlede yazdığı gibi, ihtişamlı bir törenle halkı gururlandırmaktı. Ama sonradan Osmanlı Devleti halkı külliyeler gibi hayır eserleriyle gururlandırma yoluna gitti. Bu külliyeler tabi ki öncelikli olarak Allah rızası için yapılmış olsa da başka getirileri de vardı. Öncelikle, dediğim gibi, devletin ihtişamını halka yansıtmak için bir araçtı. Diğer yandan bu külliyeler, kentsel gelişim stratejisinin bir parçasıydı. Çünkü külliyenin yapıldığı yer doğal olarak gelişiyor, oraya çarşı pazar geliyor ve böylece şehir canlanıyordu.

Son olarak camiye(Üsküdar) geçersek, cami dediğim gibi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mihrimah Sultan adına yaptırılmıştı. Caminin inşaatı 1540’ta başlayıp 1548’de bitti. Bu cami Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendi. Erken dönem eserlerinden deyince, ben yaşının genç olduğunu düşünmüştüm hâlbuki 51 yaşındaymış. Herkesin bildiği magazin kısmına geçiyorum. Geceyle gündüzün eşit olduğu 21 Mart tarihinde ki 21 Mart Mihrimah sultanın doğum günüydü, iki camiyi de gören bir tepeye çıktığınızda Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minareleri arasından güneş doğarken, Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minaresinin yanından ay battığı; Üsküdar’dakinden ay batarken de, Edirnekapı’dakinden güneşin doğduğu izlenebilirmiş. Şu ayrıntıyı da bilmemiz önemli, Mihrimah Farsçada güneş ve ay demek; bunu bildiğimizde bu olay çok daha fazla anlam kazanıyor. Bazı tarihçiler Mimar Sinan’ın bu ince düşüncesinin sebebini Mihrimah Sultan’a olan aşkına bağlamışlar. Ama bu cami yapılırken, Mihrimah Sultan’ın 18 yaşında ve Rüstem Paşa’yla evli olduğunu ve Mimar Sinan’ın 51 yaşında ve başka birisiyle evli olduğunu düşünürsek bu sözde aşk çok da gerçekçi değil.


Sonuç olarak Mihrimah Sultan bir siyasetçi olarak Osmanlı Devleti’nde önemli birisiydi. Çeşitli şekillerde devlete ve millete yarar sağlayan yüzlerce hayır eseri yaptırdı. Ve bu cami de onlardan birisiydi.

9 Mart 2017 Perşembe

KENDİNE AİT BİR BİLGİSAYAR

“Bir kadın yazmak istiyorsa kendine ait bir odası olmalı,” ifadesini sanıyorum hepimiz duyduk. Virginia Woolf –ki kendisi 1882-1941 yılları arasında yaşamış bir İngiliz kadın edebiyatçı olur, Kendine Ait Bir Oda isimli kitabında neden bunu savunduğunu uzun uzun açıklıyor. Woolf’a göre; bir kadın yazmak istiyorsa (ne yazdığı fark etmez), kendi odası olmalı; parası olmalı ve vakti olmalıdır. Tabi her ne kadar bu kitap öncelikli olarak kadının edebiyatla olan ilişkisinden bahsetse de bir şeyler yapmak isteyen her kadının kendini bulabileceği, her kadına hitap eden bir kitap. Türü deneme. Ama uzun bir öykü gibi yazılmış. Ayrıca konuşma formunda. İçeriği kadar biçimi de ilginç yani.

Neden para?

Bu kitabı okurken, en çok yanlış anlaşıldığını fark ettiğim nokta bu “kadın yazmak istiyorsa kendi parasını kazanmalı” kısmıydı. Bir kere, Woolf bu parayı kadının kendisinin kazanması gerektiğiyle ilgili bir şey söylemiyor. Kaldı ki onun da en büyük geçim kaynaklarından biri akrabalarından birinden ona kalan miras; 8-5 bir işte çalışmıyor yani. Zaten böyle bir iddiası olsa, kendisiyle de çelişiyor olurdu zira kadının yazmak için boş vakti olması gerektiğini de ileri sürüyor. (Kendisi sabahtan öğleden sonra 2-3’e kadar yazarmış.) Woolf ’un bu kitabı yazdığı dönemde, bir kadının ben yazmak istiyorum deyip toplumun ondan beklentilerini bir kenara bırakması sokakta kalması anlamına bile gelebilirdi. Öncelikle bu yüzden Virginia Woolf bir geliriniz olsun diyor. Kendisine kalan mirastan bahsederken de; belirli bir gelirin insanda bir “huy değişikliği” yarattığını söylüyor. Bu gelirin onu geçim kaygısından kurtararak ona bir güven verdiğini; bir erkeğin ona bir şey veremeyeceğini ve ondan bir şey alamayacağını ona hatırlattığını, sonuç olarak toplumun hâkim sınıfı olan erkeklere karşı içinde bir kin olmadığını söylüyor. Virginia Woolf’a göre bu durum, aslında kendine ait bir odadan bile daha önce; bir kadının hatırı sayılır bir şeyler yazabilmesi için ilk adım. İlk önce, rahat ve dingin bir ruh halinde olmamız sonra bir şeyler yapmamız gerekiyor. Eğer karşı cinse bir öfke duyuyorsak, cinsiyetimizden ötürü alamadığımız bir eğitim varsa, yazmak istediğimiz için kendimizi dışlanmış hissediyorsak bu kalemimize de yansıyacaktır. Yazdıklarımız da birer “dert yanma” metinleri olacaktır. Halbuki sanatçının ruh hali bu dertlerden uzak ve dingin olmalıdır ki ortaya bir “sanat” eseri çıkartabilsin.

Ayrıca Woolf, bu kitabı yazdığı dönemi kast ederek, o günün toplumunda yoksul birisinin yazma şansı olmadığını da söylüyor. Aslında belki bu kısım kitabın en çarpıcı kısmı. Çünkü bizde yoksulluk ve yazarlık-şairlik genelde kol kola gider. En azından zihinlerimizde bu böyledir. Bir yazarın yoksul olduğunu duymak bizi şaşırtmaz. Normal karşılarız. Hâlbuki Virginia Hanım bunun tam aksini savunuyor. Ona göre parası olmayan seyahat edemez, eğitim alamaz, deneyim kazanamaz ve bu yüzden yazara/şaire gereken deneyimi ve hayal gücünü de edinemez. Nihayet yazdıkları, yine, “kişisel bir yakınmadan” öteye gidemez ve yazdıkları da bir sanat eserine dönüşemez. İşte bu sebeplerden, Virginia Woolf’a göre para kadınlara boş zamana sahip olma, araştırmalar yapma fırsatı vermesi açısından çok gerekli.

Neden oda?

“Yazmak isteyen bir kadın, ortak oturma odasını kullanmak zorundaydı. Ve Miss Nightingale’nin şiddetle yakındığı gibi –“kadınların hiçbir zaman kendilerine ait diyebilecekleri bir yarım saatleri yoktur” –kadının işi her zaman yarıda kesilirdi.” (sf. 74)
Kendine ait bir oda, aslında kendine ait bir gelirin doğal bir sonucudur. Kendimize ait, kilitli, bir odada dışardaki seslere kulağımızı daha rahat tıkarız ve dikkat gerektiren şiir, oyun gibi türleri de yazabiliriz. Virginia Woolf’a göre, İngiltere’deki bazı kadın romancılar, belki de kendilerine ait bir oda olmadığından, zorunlu olarak, insan içinde daha rahat yazılan bir tür olan romana yöneldiler. Bu durum, bazılarının yeteneklerini tam olarak gösterememesine neden oldu. Bu kadınların, yazdıklarını birilerinden saklamaları da özel bir çaba gerektiriyordu. Yazdıklarını gizleyememeleri zihinlerini özgür bırakmalarına engel olabilirdi ve kadın yazarların erkeklerin değer ölçütlerine göre yazmaları, başka bir deyişle “kadın gibi değil, erkek gibi yazmaları” sonucunu doğurabilirdi. Bu nedenle, kapısında kilidi olan bir odaya sahip olmak, yazmak isteyen bir kadın için olmazsa olmazdı.

Bu kitabı okurken aklıma kadın bir yazar yerine, yirmi iki yaşında ailesine “bana şu evden aldığınız kirayı verin yeter başka bir şey istemiyorum” diyerek yazmak dışında başka bir iş yapmayan Orhan Pamuk geldi. Galiba Virginia Woolf’un kast ettiği böyle bir şeydi diye düşündüm. Sonra da bunu yapabilecek olanların sayılarının azlığını düşündüm. Yoksul bir aileden geliyorsanız, yazma rahatlığına kavuşana kadar çok çalışmanız gerekir. O kadar çalıştıktan sonra ise, insanın yazdıklarında yine en belirgin tema “kişisel dert yanma” olur diye düşünüyorum. Yani yine Virginia Woolf’un istediği şey olmamış olur. Bu ‘belirli bir gelir’ mevzusu bana göre çok karmaşık. Belki 1920lerin İngiltere’sinde geçerli bir savdı bu, ama 2010lar Türkiye’si için ne kadar doğru olur bilemiyorum. Bence Virginia Woolf bu kitabı 2010lar Türkiye’sinde yazsa; yazmak isteyen kadınlara tavsiyesi, tıpkı Orhan Pamuk’un yaptığı gibi yakın aile üyelerinden yardım almaları ve kendilerine ait bir bilgisayar edinmeleri olurdu. Zira günümüzde odalarımızdan çoktan çıktık, kafelere taştık.
Bu kitabı okurken düşündüğüm ve bir türlü cevabını bulamadığım en karmaşık soruysa şuydu: Acaba “Oxford vardı da biz mi okumadık?” diye soran İbrahim Tatlıses’e cevabı ne olurdu? Bunu da siz değerli okurlara bırakıyorum. Allah yardımcınız olsun.




2 Mart 2017 Perşembe

PAYİTAHT: ABDÜLHAMİD'İ NASIL BİLİRDİNİZ?


Herkes Payitaht: Abdülhamid’in ne hakkında olduğunu biliyor. Sanırım konusunu özetlememe lüzum yok. (Yine de bu hususta ayrıntılı bilgi isteyenler: google.com’a buyursunlar.) Tabi ki profesyonel bir sinema/televizyon eleştirmeni olmadığımdan baştanbaşa bir değerlendirme de yapmayacağım. Sadece şahsi olarak dikkatimi çeken birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

·         Güncel siyasete gönderme yapma meselesi: Böyle bir şeyin olacağını sanırım yetmiş milyon olarak hepimiz biliyorduk. Şaşırılacak bir durum yok. Buna kızmaya da gerek yok. Bir sanat eseri ortaya koyarken, eserin; sahibinin ideolojisinden; fikirlerinden etkilememesini beklemek anlamsız olur. Mühim olan bence bunun nasıl yapıldığı; ya da başka bir deyişle, mesaj verme kaygısının estetik kaygısının önüne geçip geçmediği. Yani siz mesaj vereceğim derken, senaryonuzu boğarsanız biz seyirciler olarak bundan sıkılırız. Ama senaryonuzu mükemmel bir şekilde yazıp, araya da bize hissettirmeden güncel siyasi olaylara ve kişilere göndermeler serpiştirdiyseniz buna bir itirazımız olmaz. Yeter ki ağzımızın tadı kaçmasın, seyir zevkimiz bozulmasın. Payitaht Abdülhamid ilk bölümü itibariyle ince bir çizginin üzerinde yürümekle birlikte, bence bu işi çok abartmamıştı.  Ama bazı sahnelerde yarısında çıkasım gelmedi değil. Mesela on dördüncü dakika civarında bir kahvaltı sahnesi var. Dizinin bence en renkli karakterlerinden biri olan şehzade Abdülkadir, odaya, “Babacığım, yine bir gazetenin saraya alınmasını yasaklamışsınız,” diye babasına kibarca isyan ederek giriyor. Baba ise kendini, “Ah benim asi ruhlu evladım. Mesele benim şahsıma hücum etmeleri değil, mesele devletimize, hilafet makamına hücum etmeleri,” diyerek savunuyor. Şimdi şu repliği okurken, Abdülhamid’in (ya da daha doğrusu Bülent İnal’ın) bedeninin içine saklanmış Recep Tayyip Erdoğan konuşuyormuş gibi hisseden bir tek ben miyim? Tabi kimileri de bu sahneyi, “işte bak o zamandan bu zamana hiçbir şey değişmemiş” diyerek seyretmiştir. Ama seyrettiğimiz şey bir dizi. Zamanda yolculuk yapıp gerçekten o kahvaltı sofrasına gitmedik ki. Yani bu diziyi birileri yazdı, kurguladı. O yüzden bu diyalogun hiçbir mesaj içermeden, sadece gerçekleri gösterdiğini düşünmek bence naiflik olur. Tekrar ediyorum; mesele dizinin günümüz Türkiyelilerine mesaj vermeye çalışması değil, bunu seyircinin gözüne sokarak yapması. Hani ne derler: “Anlatma. Göster.” Öbür türlü dizi böyle didaktik tavırlar takındığı her sahnede basitleşir, yazık olur. Yoksa düşünsenize iki tane karmaşık, güçlü karakter karşı karşıya; üstelik bunlar baba oğul, bir de sarayda kahvaltı sofrasındalar… Bir senarist bu sahneden yazacak çok güzel şeyler çıkartabilir. (Burada dizinin senaristlerinin adına kendime: “çok biliyorsan sen yap” diyorum.) Örneğin, ben bu sahnede iki zıt fikirli karakter arasında öyle bir tartışma seyretmek isterdim ki hangisine hak vereceğime şaşırayım, beynim yansın falan. Olmadı.

·         Kadın karakterlerin tasviri meselesi: Sanırım her yerli dizide kadınlar kategori kategori yer alıyorlar: fettanlar, güzeller, hafif isyankâr ama aslında çok duygusal olanlar ve melekler şeklinde. Başka var mı bilmiyorum. Ama genelde karmaşık ve aynı anda iki karşıt kategoriye giren kadın karakterler pek yazılmıyor. Bence Hayat Şarkısı’ndaki Hülya Cevher bu yüzden bu kadar sağlam bir karakter, karmaşık yazıldığı için. Payitaht: Abdülhamid’de de padişahın kız kardeşi ve karısı “Fettan” kategorisindeyken, kızı ve birkaç saray hizmetçisi kadın da “Melek” kategorisinde göz doldurmaktalar. En renkli ve dinamik karakterler Beşinci Murat’ın iki kızı, -isimlerini şu an hatırlayamıyorum, tarih mezunuysak o kadar da değil. Mesela bu kızların saraydan çıkamadıkları için halalarına yakındıkları çok hoş bir kesit vardı. Bana göre, bu iki kadın; kadın-saray, harem-padişah, ya da genelde; “tarihte erkeklerin kararlarının kadınları nasıl etkilediği” meselelerine değinmek için çok verimli bir araç, verimli iki karakter.

Bunların dışında; oyuncular, görüntüler, mekânlar, kostümler, padişahı karşılama sahneleri çok güzeldi. En güzel sahnelerden biri toplu zikirle çatışmanın eş zamanlı olarak gösterildiği sahneydi. İslam’da yenilmesi en mühim olan iki şeyle; nefisle ve düşmanla çatışmanın iç içe verilmesi çok estetik bir ayrıntı olmuş. Seyretmesi de aynı şekilde çok zevkliydi. Sonuç olarak; dizinin teması “siyaset” ve “karakter draması” olarak dengeli bir şekilde el ele giderse bence çok güzel bir dizi seyredeceğiz. Herkesin zaten çok emek verdiği belli. Emeği geçenler sağ olsun. İnşallah yolu açık olur. Böyle diziler de çoğalır. Ben merakla takip etmeye devam edeceğim.







8 Ocak 2017 Pazar

Örtünmenin Moderniteyle İlişkisi


Modernite Kuramı günümüzde sosyal bilimler çalışmalarında genel olarak araştırmacıların kendilerine temel aldıkları bilgiler bütünüdür. Modernitenin tam olarak ne anlama geldiğiyle ilgili ise birçok fikir öne sürülür. Fakat en genel ve kısa ifadesiyle; modernite on altıncı yüzyıl civarlarında ortaya çıkan değerlere verilen addır.. Bu yeni değerlerin ise en temel özelliği geleneksel olana karşı olması ve bilimle birlikte ilerleme düsturunu benimsemesidir.

Modernite modeline uyumlu insan tipi ise “özerk birey”dir. Özerk bireyin, yani modern insanın en temel özelliği hiçbir geleneksel kurumun baskısı veya etkisi altında kalmadan kendi doğrularını kendisinin belirlemesidir. Tabi ki din ve inanç da bu kurumların içinde yer alır. Dolayısıyla modernitenin durduğu yerden bakıldığında din ve inanç kavramları kesinlikle moderniteyle uyumlu değildir. Örtünme de bu inanç pratiklerinin bir parçası olduğundan, aynı şekilde, örtünen kadın da modern insan olamaz. Didem Arvas Balta bu olguya karşı çıkarak günümüzde inancın ve modernitenin birbirlerine zıt olmadıklarını; aslında bu iki modelin birbirleriyle birlikte var olduğunu iddia ediyor.[1] Balta, “ikinci nesil örtünen kadın” diye tanımladığı eğitimli ve şehirli örtülü kadınların örtünme kararının da pek tabi ki özerk bir karar olabileceğini öne sürüyor.

Bugüne kadar örtünme konusunu ele alan Nilüfer Göle, Özlem Avcı gibi bazı seküler kadın araştırmacılar; araştırmalarında örtünmeyi ele alırken Balta’ya göre iki temel hatalı çıkarım yapmışlardır. Bu çıkarımlardan ilki, örtünen kadının birey yani özerk olamadığı; diğeriyse bu kadınların örtünmeleri bireysel bir tercih olmadığından bir otorite tarafından yönlendirildikleri çıkarımıdır. Balta’ya göre bu iki çıkarımın da hatalı olmasının nedeni temelde aynıdır: örtünme bireyin inancını deneyimlemesi durumudur ve inancı deneyimleme modernlikle çelişmez. İnancı deneyimlemenin modernlikle çelişkili olmamasının bir sebebi modern insanın tanımının yıllar içinde uğradığı değişimdir. Mesela psikolog Alain Touraine bireyin özerk olabilmesinin ancak diğer bireylerle girdiği etkileşim, çatışmalar ve mücadeleler sonucu mümkün olabildiğini söyler.[2] Bu açıdan bakıldığında örtünen kadın hem ülkesinde hâkim olan ideolojinin onaylamadığı bir şey yaparak devletle çatıştığından, hem de örtüsüyle gerek iş hayatı gerek eğitim hayatı gibi sosyal alanlarda kendini kabul ettirme mücadelesi vererek toplumla etkileşime ve çatışmaya girdiğinden tam tamına özerk birey tanımına uygundur.

Seküler kadın araştırmacıların ikinci çıkarımı olan; örtünen kadının örtünmesinin kendisine ait bir tercih olmadığını, örtünme kararında çevresindeki erkek otoritelerden yahut siyasi odaklarının baskısının etkisi olduğunu ileri süren iddiada ise bireyin pasif olduğu, kararlarında yalnızca sosyal çevrenin etkili olduğu ima edilir. Oysa birey ne içinde bulunduğu toplumdan bağımsızdır, ne de sadece onun etkisi altındadır. Toplum ve birey arasında karşılıklı bir ilişki vardır. George Herbert Mead bireyi oluşturan ‘benlikleri’ ikiye ayırır. Birisi toplumdan bağımsız; özümüz olan benlikken, diğeri toplumla buluşmuş ve özüyle toplum içindeki kuralları harmanlayarak oluşturulmuş olan benliktir. Mead’e göre birey bu ikisinden herhangi birisi değil, ikisinin bir arada olduğu haldir.  Örtünen kadınlar da öz benliklerinde yani topluma kapalı olan benliklerinde var olan inanç duygusuyla, toplumla ilişkili olan dini kuralların birleşimi olan örtünme eylemini deneyimleyerek özerk birey olmalarına engel olan bir şey yapmamış olurlar.[3]

Sonuç olarak, örtünme bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi ikinci nesil örtünen kadınlar için sadece mahalle baskısı veya geleneğin sonucu yapılmış bir seçim değildir. Örtünen kadın tam aksine kendisine dayatılan ‘normal kadın’ tanımının dışına çıkarak bir duruş sergiler ve böylece tam anlamıyla modern bir kadın olur. Bu minvalde modernlik ve örtünme birbirine karşı değil birbirleriyle birlikte var olan durumlar haline gelir.




[1] Didem Arvas Balta, Modernite İçinde Bir İnanç Deneyimi: Örtünme (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2014).
[2] Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi, çev. Hülya Tufan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000.
[3] George Herbert Mead, The Classical Sociologival Theory.